ABD ile İran arasındaki gerilim, zaman zaman doğrudan askerî müdahale ihtimalini gündeme taşısa da mevcut tablo, sürecin daha çok baskı ve müzakere ekseninde ilerlediğini göstermektedir. Ancak bu durum, riskin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Mesele; askerî kapasitenin ötesinde siyasi hesaplar, iç kamuoyu dengeleri ve bölgesel güç mücadelesi çerçevesinde değerlendirilmelidir.
İran’a yönelik doğrudan bir saldırı, içerideki huzursuzlukları bastırmak yerine millî refleksi tetikleyebilir ve rejim etrafında kenetlenmeye yol açabilir. Bu durum, dış müdahalenin hedeflediği sonucun tersine bir tablo üretebilir. Üstelik İran’ın çok katmanlı etnik ve mezhepsel yapısı, olası bir rejim boşluğu veya zayıflama sürecinin kolay yönetilemeyeceğini göstermektedir.
ABD açısından iç kamuoyu da belirleyicidir. Irak ve Suriye tecrübeleri, Amerikan toplumunda yeni ve uzun süreli savaşlara karşı belirgin bir yorgunluk oluşturmuştur. Askerî kayıplar ve yüksek maliyetler, sadece ekonomik değil toplumsal tepki üretme potansiyeline de sahiptir. Bu nedenle Washington’un, doğrudan savaş seçeneğini tercih ederken iç siyasi sonuçları da hesaba katması kaçınılmazdır.
Jeopolitik düzlemde İran; Rusya, Türkiye, Azerbaycan ve Çin gibi aktörlerin kayıtsız kalamayacağı bir merkezdir. Olası bir istikrarsızlık, bölgesel güç dengesini zincirleme biçimde etkileyebilir. Bu da başlangıçta sınırlı düşünülen bir müdahalenin, öngörülemeyen sonuçlara evrilmesi riskini barındırır.
Bununla birlikte ABD’de savunma sanayii dinamiklerinin ve silah satışlarının gerilim ortamından beslendiğini ileri süren görüşler de bulunmaktadır. Kriz atmosferi, özellikle bölgedeki müttefik ülkelere yönelik silah satışlarını ve güvenlik bağımlılığını artırabilir. Ancak bu faktörün tek başına bir savaşı tetikleyen ana motivasyon olduğu söylenemez. Daha olası olan; gerilimin caydırıcılık ve pazarlık gücü üretmek için kullanılmasıdır. İran petrolü üzerinden savaşın finanse edileceği iddiası ise modern savaşların çok boyutlu maliyetleri dikkate alındığında fazlasıyla indirgemeci bir yaklaşımdır. Buna karşılık askerî baskı yoluyla müzakere zemini oluşturmak ve çeşitli stratejik imtiyazlar elde etmeye çalışmak daha gerçekçi bir senaryodur.
Burada kritik nokta şudur: ABD’nin baskı ve caydırıcılık yoluyla İran’ı müzakere masasına çekme stratejisi, istenilen sonucu vermezse süreç kontrol edilemeyen bir boyuta evrilebilir. Özellikle İsrail’in İran’daki rejim yapısına yönelik hassasiyeti ve bu doğrultudaki baskısı göz ardı edilemez. Eğer taraflar bir mutabakat zemini yakalayamazsa, karşılıklı restleşmeler ve “itibar kaybı” korkusu, istemeden de olsa bir yol kazasına neden olabilir. Böyle bir durumda sınırlı gerilim hızla geniş çaplı bir çatışmaya dönüşebilir. Her iki tarafın da açık biçimde arzu etmediği bir savaş, yanlış hesaplama veya kontrol kaybı sonucunda mümkün hâle gelebilir. Bu ihtimal düşük olabilir; ancak tamamen yok da değildir.
Sonuç olarak mevcut tablo, doğrudan savaştan ziyade baskı, caydırıcılık ve müzakere eksenli bir stratejiye işaret etmektedir. Ancak Ortadoğu denkleminde hiçbir gerilim tamamen risksiz değildir. Dolayısıyla en makul okuma; savaşın kaçınılmaz olduğunu varsaymak değil, fakat kontrol edilemeyen bir tırmanma ihtimalini de göz ardı etmeden temkinli bir analiz yapmaktır. Soğukkanlılık, bu çok katmanlı süreci anlamanın en sağlıklı yoludur.
Haşim YANAR
