Üretime dayalı olmayan, borçla fonlanan ve sıcak para akışıyla ayakta tutulmaya çalışılan ekonomilerde ciddi kırılganlıkların yaşanması kaçınılmazdır. Böyle yapılarda büyüme rakamları ne kadar parlak gösterilirse gösterilsin, temelin zayıf olması en küçük dış şokta sistemi sarsar. Bu kırılganlık yalnızca ekonomik verilerde değil, ülke içinde güvenlik zafiyetlerinde, dış dünyada ise enerji arz güvenliğini tehdit eden krizlerde, bölgesel savaş ihtimallerinde ve jeopolitik gerilimlerde kendisini daha sert biçimde gösterir. Ekonominin bünyesindeki geçirgenlik arttıkça, piyasadaki fiyat oluşumları ve beklenti yönetimi kontrol edilemez hale gelir; yönetilebilirlik yerini savrulmaya bırakır.
Temeli sağlam atılmış ekonomik yapılarda ise olumlu ya da olumsuz her türlü gelişme karşısında direnç yüksektir. Fiyat istikrarı korunur, enflasyon kontrol altında tutulur, döviz açığı kronikleşmez ve büyüme üretimle desteklenir. Oysa Türkiye’nin uzun yıllardır karşı karşıya olduğu tablo, üretimden ziyade borç ve finansal genişleme üzerinden sürdürülen bir büyüme anlayışına işaret etmektedir. Son birkaç yıl içerisinde yıllık enflasyonun yüzde 50’leri, 60’ları bulduğu günleri yaşadık. Bugün resmi oranların yüzde 30’lar seviyesinde olduğu ifade edilse de piyasa gerçekliği bunun çok daha üzerinde bir hissedilen enflasyona işaret etmektedir. Hayat pahalılığı verilerden bağımsız olarak sokakta hissedilmektedir.
Sağlıklı ekonomilerde enflasyon ile döviz kuru artışı arasında uzun vadede paralel bir ilişki vardır. Eğer bir ülkede enflasyon yüzde 30’larda, karşı para biriminin ait olduğu ülkede ise yüzde 2-3 seviyelerinde seyrediyorsa, kurun doğal seyrinin bu farkı telafi edecek şekilde oluşması beklenir. Ancak bizde dövizin artış hızı enflasyonun gerisinde kalmaktadır. Bunun temel nedeni, kurun piyasa dinamiklerinden ziyade borçla güçlendirilen rezerv politikaları ve çeşitli müdahalelerle baskılanmasıdır. Kur frenlendiğinde kısa vadede bir istikrar görüntüsü oluşabilir; fakat bu durum sürdürülebilir değildir. Çünkü baskılanmış kur üzerinden açıklanan dolar bazlı büyüme rakamları da gerçeği tam yansıtmaz.
Borçla fonlanan bu trend, dış finansman akışı kesildiğinde ya da maliyetli hale geldiğinde rayından çıkma riski taşır. Zaten zor yönetilen ekonomi, böyle bir eşikte yönetilemez hale gelebilir. Makas daralmakta, manevra alanı azalmaktadır. Üstelik bölgesel riskler de kapıdadır. İran’da yaşanması muhtemel bir savaşın ya da geniş çaplı bir bölgesel gerilimin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkisi hafife alınamaz. Enerji fiyatları, dış ticaret dengesi, sermaye hareketleri ve güvenlik harcamaları üzerinden oluşacak baskı, içeride zaten kırılgan olan yapıyı daha da zorlayacaktır.
Türkiye’de sorunlar çözümsüz değildir. Ancak çözüm, günü kurtarmaya dönük borçlanma stratejilerinde ya da makyajlanmış göstergelerde değil; üretim eksenli, hukukun üstünlüğünü güçlendiren, yatırımcıya güven veren yapısal dönüşümlerdedir. Ekonomiyi düzeltmeden, içeride hukuk ve adalet zeminini tahkim etmeden atılacak sarsıcı siyasal adımlar, güven iklimini daha da zedeleyebilir. Oysa bugün ihtiyaç duyulan şey; üretimi teşvik eden, katma değeri yüksek sektörleri önceleyen, şeffaf ve öngörülebilir bir ekonomi yönetimidir.
Dolayısıyla mesele bir iktidar ya da muhalefet meselesi değil; ekonomik aklın yeniden inşası meselesidir. Türkiye, üretime dayalı, şeffaf, hesap verebilir ve kurallı bir ekonomi modeline geçiş yapmadıkça, borçla fonlanan kırılgan büyüme döngüsünden çıkamayacaktır. Acil tedbirler ertelendikçe maliyet büyür. Ekonomiyi sağlam temellere oturtmak, sadece bugünü değil yarını da kurtarmak anlamına gelir.
Haşim YANAR
28.02.2026
