İmzalanan Şam–SDG anlaşması, yüzeyde “merkezi devletle entegrasyon” ve “egemenliğin tesisi” söylemleriyle sunulsa da, metnin bütününe bakıldığında bunun fiilî gerçeklikle örtüşmediği görülmektedir.
Anlaşma, Suriye’nin kuzeydoğusunda uzun süredir var olan SDG/PYD hâkimiyetini ortadan kaldırmaktan ziyade, bu yapıyı hukuki ve siyasi olarak resmileştiren bir çerçeve ortaya koymaktadır.
Mazlum Abdi liderliğindeki SDG hattı ile Ahmed el-Şara yönetimi arasında varılan mutabakat, SDG’nin bugüne kadar “Suriye’nin bütünlüğünü tehdit eden bağımsız bir yapı” olduğu yönündeki söylemleri fiilen geçersiz kılmaktadır.
Zira anlaşma, SDG’yi bir tehdit unsuru olarak değil, devlet yapısına entegre edilmesi gereken meşru bir aktör olarak tanımlamaktadır. Bu durum, yeni bir siyasi düzen kurmaktan çok, uzun süredir fiilen var olan bir yapının hukuken tanınması anlamına gelmektedir.Ortaya çıkan tablo, yalnızca Suriye iç siyaseti açısından değil, Türkiye’nin yıllardır dile getirdiği güvenlik tezleri bakımından da dikkat çekicidir.
Fırat’ın doğusunda konuşlanan SDG unsurları, on yılı aşkın süredir ciddi bir müdahaleye maruz kalmamış; aksine başta ABD olmak üzere uluslararası koalisyon tarafından desteklenmiş ve Türkiye tarafından da fiilen kabullenilen bir realite hâline gelmiştir.
Bugün imzalanan anlaşma, bu fiilî durumun resmiyet kazanmasından başka bir anlam taşımamaktadır.Anlaşmanın orta ve uzun vadede Türkiye açısından taşıdığı riskler ise çok daha derindir.
Metin bugün “entegrasyon” kavramı üzerinden sunulsa da, pratikte Suriye’nin kuzeyinde özel statülü, Suriye açısından özerk bir Kürt siyasal yapısının, Türkiye açısından ise PKK/PYD terör devletinin kurumsallaşmasının önünü açmaktadır.
Bu yapı, yalnızca Suriye için değil, Türkiye açısından da yarinlarda Ülkenin önüne konulacak yada dayatılacak (eğer zaten bilinmeyen bir anlaşma yapılmamışsa) bir emsal teşkil edebilecek niteliktedir.
Özellikle “Suriyeli olmayan PKK mensuplarının ülke dışına çıkarılması” hükmü, PYD/YPG ile PKK arasında yapay bir ayrım üretmekte ve sahadaki gerçeklikle örtüşmeyen bir algı oluşturmaktadır. Bu unsurların Suriye dışına çıkarılmasının pratikte ne anlama geldiği belirsizdir. Sorunun çözülmesi yerine, yalnızca başka coğrafyalara transfer edilmesi ihtimali ortaya çıkmaktadır.
Daha da önemlisi, Türkiye’nin bu sürecin bu aşamaya gelmesine dolaylı ya da doğrudan katkı sunduktan sonra, ortaya çıkan sonuçların yeniden Türkiye aleyhine kullanılma ihtimalidir.
Suriye sahasında şekillenen yapıların, ilerleyen dönemde Türkiye’den bu bölgeye giden ve tekrar Türkiye’ye yönlendirilecek unsurlar üzerinden yeni bir kaos üretme aracı hâline getirilmesi ciddi bir risk olarak ortada durmaktadır.Bu durum, Türkiye’nin söz konusu süreç bağlamında stratejik bir kapanın içine çekildiği izlenimini vermektedir.Özellikle siyaset ve güvenlik alanında karar alma yetkisine sahip aktörlerin yoğun uluslararası ve iç baskılar altında hareket ettiği gerçeği de göz ardı edilmemelidir.
Bu baskılar nedeniyle kamuoyuna iyimser senaryolar, takvimler ve başarı söylemleri sunuluyor olması ihtimali güçlüdür. Dolayısıyla bu açıklamaların mutlak gerçeklik olarak kabul edilmesi yerine, temkinli ve sorgulayıcı bir yaklaşımla ele alınması zorunludur.
Sonuç itibarıyla Şam–SDG anlaşması, Suriye’nin toprak bütünlüğünü yeniden tesis eden bir metin olmaktan çok, kuzeyde fiilen var olan yapının kurumsallaştırılması ve resmileştirilmesi anlamına gelmektedir.
Bu süreç, Türkiye açısından yalnızca dış politik bir çelişki değil; aynı zamanda orta ve uzun vadede ulusal bütünlüğü, toplumsal istikrarı tehdit edebilecek yeni sorun alanlarının habercisi niteliği taşımaktadır.Bu nedenle içinde bulunulan süreç, Türkiye açısından uyanık olunmasını, soğukkanlı analiz yapılmasını ve hamasetten uzak, gerçekçi bir stratejik okuma geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Haşim YANAR
