Bugün karbon ayak izi, iklim, enerji ve kaynakların verimli kullanılması gibi son derece makul görünen bazı kavramlar ve hedefler adeta dayatılıyor.
Bunların kendisine itiraz etmek elbette mümkün değil. Kaynakların israf edilmemesi, enerjinin verimli kullanılması, çevrenin korunması ve gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakılması hepimizin ortak sorumluluğudur.
Fakat meselenin asıl kritik tarafı şudur:
Bu gerekçeler gerçekten insanlığın ortak menfaati için mi kullanılacak; yoksa zamanla insan davranışlarını sınırlayan, tüketimi ve hareketliliği yöneten, insanların yaşam biçimlerini puanlayan ve nihayetinde kimin ne kadar kaynak kullanabileceğine karar veren bir kontrol mekanizmasına mı dönüşecek?
Bence asıl tartışmamız gereken nokta tam olarak burasıdır.
Çünkü bugün “kolaylık” ve “güvenlik” adına attığımız her dijital adım, yarın bir zorunluluğa dönüşebilir.
Bugün kendi rızamızla verdiğimiz bir biyometrik veri, yarın sürekli gözetimin anahtarı hâline gelebilir. Hatta bunun bazı ölçülerde gerçekleşmeye başladığını da artık görmezden gelemeyiz.
Daha ileri bir endişe olarak ise kaynakların sınırlılığı, karbon salınımı, iklim değişikliği ve nüfus baskısı gibi gerekçeler üzerinden insanlığın yaşam alanının veya nüfusunun azaltılmasını savunan düşüncelerin gelecekte gelişmiş teknolojilerle birleşmesi ihtimalini ciddi biçimde tartışmamız gerektiğini düşünüyorum.
Elbette burada çok dikkatli olmak gerekir. Her nüfus, iklim veya çevre tartışmasını doğrudan “insan nüfusunu azaltma projesi” olarak değerlendirmek doğru değildir. Ancak bu konuların geçmişten bugüne bazı düşünce çevrelerinde tartışılmış olması, gelecekte teknolojiyle birleştiğinde ortaya çıkabilecek riskleri de görmezden gelmememiz gerektiğini gösteriyor.
Nitekim sera gazı salınımını azaltma hedefi çerçevesinde, bazı çevrelerde küresel nüfus artışının iklim değişikliği ve karbon emisyonları üzerindeki etkileri de tartışılmıştır. 2009 Kopenhag İklim Konferansı döneminde de nüfus dinamikleri ile karbon emisyonları arasındaki ilişki üzerine çeşitli değerlendirmeler yapılmıştır.
Konferansın resmî kararlarında böyle bir “nüfus kontrolü” politikasının yer aldığını söylemek doğru olmaz. Ancak konferans çevresinde ve bazı haber kaynaklarında nüfusun azaltılmasının veya kontrol edilmesinin iklim politikaları açısından maliyet-etkin bir çözüm olarak tartışıldığı yönünde iddialar ortaya atılmıştır.
İşte tam da bu nedenle, insanlığın geleceği açısından şu soruyu sormak zorundayız:
Bir gün küresel kaynakların paylaşımı, karbon salınımı, enerji tüketimi veya iklim hedefleri üzerinden insanların yaşam hakkını, hareket özgürlüğünü ve sahip olabileceği kaynakları belirleme yetkisi belirli merkezlerin elinde toplanırsa ne olacaktır?
Asıl tehlike belki de teknolojinin kendisi değildir.
Asıl tehlike, teknolojinin kimde olduğu, hangi amaçla kullanıldığı ve üzerinde nasıl bir denetim bulunduğudur.
Dünyanın bütün verisini elinde bulunduran; insanların kim olduğunu, nerede bulunduğunu, ne satın aldığını, ne okuduğunu, neye inandığını, hangi davranışlara eğilim gösterdiğini ve ne kadar kaynak tükettiğini bilen bir güç, insanı yalnızca gözetlemekle kalmaz.
Zamanla onun tercihlerini şekillendirme, davranışlarını yönlendirme ve hatta seçeneklerini belirleme gücüne de sahip olabilir.
İşte “dijital özgürlük” meselesinin özünde de bu vardır.
İnsan özgürlüğü yalnızca istediğini söyleyebilmek değildir. Ne kadar hareket edeceğine, neyi satın alacağına, nereye gideceğine, hangi bilgiye ulaşacağına ve nasıl yaşayacağına başkalarının karar verememesidir.
Hülasa, şartları başkalarının oluşturduğu bir serüvende bize yalnızca faturaları ödemek düşüyorsa, bunun bedeli sadece para değildir.
Fatura; mahremiyetimiz, özgürlüğümüz, irademiz, onurumuz ve nihayetinde insan olmanın temel anlamı üzerinden de önümüze konabilir.
Belki bugün “karbon ayak izi” denilen şey yalnızca çevresel bir ölçüm olarak görülebilir. Fakat yarın bu ölçümün, insanın ne kadar seyahat edebileceğini, ne kadar tüketebileceğini, hangi hizmetlere erişebileceğini veya hangi kaynakları kullanabileceğini belirleyen bir “dijital puanlama sistemine” dönüşüp dönüşmeyeceği sorusunu şimdiden sormak zorundayız.
Peki tek çözüm; olabildiğince doğal kalmak, daha az kayıt altında olmak ve dijital dünyaya hiç entegre olmamak mı?
Artık bunun ne ölçüde mümkün olduğu da ayrı bir tartışma.
Belki “çok geç” diyebiliriz.
Ama ben yine de “imkânsız” demiyorum.
Çünkü teknoloji insanın kaderi değildir; onu nasıl kullanacağımıza dair vereceğimiz kararlar hâlâ bizim elimizdedir.
Özgürlükten vazgeçmeden teknolojiyi kullanmak, mahremiyeti korumak, verinin kime ait olduğunu sorgulamak, gücün merkezileşmesine karşı hukukî ve demokratik denetim mekanizmaları oluşturmak mümkündür.
Ve en önemlisi:
Allah var, umut tükenmez.
Mesele, korkuya teslim olmak değil; tehlikeyi zamanında görmek, aklımızı ve irademizi kaybetmeden tedbir almak ve insanı teknolojinin nesnesi hâline getirmemektir.
Haşim YANAR/ASTEM/02.08.2026
