Türkiye bugün yalnızca ekonomik krizlerin, siyasi kutuplaşmanın ya da güvenlik sorunlarının baskısı altında değildir. Daha derinde ilerleyen başka bir süreç vardır: Devletin kurucu omurgasını oluşturan temel kavramların yavaş yavaş tartışmalı hâle getirilmesi, toplumsal reflekslerin uyuşturulması ve milletin dikkatinin gündelik tartışmalar arasında dağıtılması süreci.Belki de en tehlikeli dönemler, savaşların yaşandığı dönemler değildir.
En tehlikeli dönemler; toplumun hiçbir şey olmuyormuş gibi yaşadığı, fakat devletlerin içeriden dönüştürüldüğü dönemlerdir.Bugün Türkiye’de tam olarak böyle bir tablo oluşmaktadır.Her seçim öncesi biraz daha törpülenen değerler, kırpık kırpık kaybedilen egemenlik alanları, zamana yayılarak normalleştirilen tavizler ve “reform”, “özgürlük”, “çözüm”, “normalleşme” gibi kavramlarla ambalajlanan yeni süreçler üzerinden Türkiye ağır ağır farklı bir zemine sürüklenmektedir.
Üstelik bu süreçlerin önemli kısmı açık tartışmalarla değil; muğlak ifadelerle, kontrollü gerilimlerle ve toplumun dikkatini dağıtan yapay gündemlerle yürütülmektedir.Bugün bir tarafta “Türkiye Modeli” gibi içeriği tam açıklanmayan kavramlar üzerinden yeni anayasal tartışmalar gündeme getiriliyor.
Diğer tarafta Ruhban Okulu ve “ekümeniklik” meselesi yeniden uluslararası diplomatik baskı başlığı hâline dönüştürülüyor. Aynı dönemde ifade özgürlüğü, tarihî tartışmalar ve ideolojik eleştiri alanını daraltabilecek yeni düzenlemeler konuşuluyor.Birbirinden bağımsız gibi görünen bütün bu başlıkların ortak bir noktası vardır:Devletin temel karakterini tartışmalı hâle getirmek.
Çünkü bugün Türkiye’nin önündeki asıl mesele yalnızca güvenlik meselesi değildir. Asıl mesele; üniter yapının, egemenlik anlayışının, anayasal sınırların ve toplumsal hafızanın aşındırılması riskidir.
Türkiye Cumhuriyeti üniter bir devlettir. Bu hüküm anayasal güvence altındadır ve tartışmaya açık değildir. Ancak son yıllarda kullanılan siyasi dil, bazı kavramların bilinçli biçimde muğlak bırakıldığını göstermektedir.
“Yerel reform”, “demokratik açılım”, “Türkiye modeli”, “yeni süreç” gibi tanımların içeriği açık biçimde ortaya konulmadığında toplum doğal olarak şu soruları sormaktadır:
Üniter yapı tartışmaya mı açılıyor?
Yerel yönetim reformu adı altında fiilî özerklik alanları mı oluşturuluyor?
Terörün tasfiyesi mi hedefleniyor, yoksa örgütsel yapıların dönüştürülerek sistem içine taşınması mı planlanıyor?
Af düzenlemelerinin sınırı ne olacak?
Devletin temel nitelikleri üzerinde kapalı kapılar ardında yeni pazarlıklar mı yürütülüyor?
Bu soruların sorulması paranoya değil, demokratik hak ve tarihî tecrübenin doğal sonucudur.Çünkü bu millet geçmişte “çözüm”, “barış”, “normalleşme” başlıkları altında yürütülen kontrolsüz süreçlerin bedelini ağır ödedi.
Devlet otoritesinin zayıflatıldığı, terör örgütlerinin alan kazandığı ve toplumun bilinçli şekilde kutuplaştırıldığı dönemler hâlâ hafızalardadır.Toplumsal barış belirsizlikle kurulmaz.
Devletin temel nitelikleri örtülü müzakere konusu yapılamaz.Anayasa, süreç sonunda şekillenecek bir metin değil; sürecin başında bağlayıcı çerçevedir.Bugün benzer bir dikkat ihtiyacı dış politika ve egemenlik alanlarında da karşımıza çıkmaktadır.Heybeliada Ruhban Okulu tartışmaları bunun en somut örneklerinden biridir.Mesele yalnızca bir okul meselesi değildir.
Türkiye’de herkes inanç ve ibadet özgürlüğünü savunabilir. Kimsenin dini eğitim almasına karşı çıkmak demokratik değildir. Ancak mesele yıllardır yalnızca dini özgürlük başlığı üzerinden yürümüyor.Çünkü tartışılan şey bina değil; statüdür.Tartışılan şey eğitim değil; uluslararası siyasi anlam üretebilecek sembollerdir.
Fener Rum Patrikhanesi’nin “ekümenik” sıfatı üzerinden yıllardır yürütülen tartışmalar, yalnızca dini değil diplomatik ve jeopolitik sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir.
Sorulması gereken temel soru şudur:
Türkiye’nin iç hukuk meselesi olması gereken bir konu neden sürekli yabancı başkentlerin baskı başlıklarından biri hâline geliyor?
Neden Ankara’da konuşulmayan bazı süreçler Atina’dan, Washington’dan ya da Avrupa merkezlerinden duyuruluyor?
Çünkü uluslararası ilişkilerde semboller küçümsenmez.Önce kavramlar değişir.Sonra statüler değişir.Ardından beklentiler büyür.En sonunda başlangıçta konuşulmayan yeni talepler ortaya çıkar.
Devletler bazen toprak kaybetmeden de egemenlik alanı kaybeder.Sınırlar aynı kalsa bile kavramların içeriği değiştiğinde devletin anlamı da değişmeye başlar.Bugün dikkat edilmesi gereken bir başka alan ise düşünce ve ifade özgürlüğü tartışmalarıdır.
Meclise getirileceği konuşulan bazı düzenlemelerle birlikte tarihî inkılapların, devlet ideolojisinin veya belirli siyasi yorumların eleştirilmesinin cezalandırılabileceğine dair kaygılar oluşmaktadır.Bir devlet kendi tarihini tartışılmaz hâle getirmeye başladığında toplumsal düşünce üretimi zayıflar.
Çünkü fikir yasakları toplumları güçlendirmez; aksine kırılganlaştırır.Demokratik toplumlarda tarihî süreçler konuşulabilir, eleştirilebilir, savunulabilir. Devletin gücü yasaklardan değil; milletin bilinçli desteğinden doğar.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla kutuplaşma değil; daha fazla açıklıktır.Daha fazla slogan değil; daha fazla şeffaflıktır.Daha fazla gizli süreç değil; anayasal güvenceye dayalı net devlet politikalarıdır.Çünkü milletin en büyük endişesi artık yalnızca ekonomik kriz değildir.
Asıl endişe; Türkiye’nin ağır ağır kimliksizleştirilmesi, devlet aklının günübirlik siyasete teslim edilmesi ve toplumun “alıştıra alıştıra” dönüştürülmesidir.Bu ülke geçmişte Sevr dayatmasını gördü.Parçalanma projelerini gördü.Mandacı anlayışları gördü.Bugün kimse aynı yöntemlerin birebir uygulanacağını düşünmüyor olabilir.
Zaten modern süreçler artık işgallerle değil; kavramlar, hukuk yorumları, diplomatik baskılar, kültürel dönüşümler ve kontrollü iç gerilimlerle ilerliyor.Bu yüzden meseleye yalnızca günlük siyaset olarak bakmak büyük hata olur.
Türkiye’nin ihtiyacı korku siyaseti değildir.Ama rehavet de değildir.Bu milletin ihtiyacı; devletin birliğini, anayasal düzenini, egemenlik haklarını ve toplumsal hafızasını koruyacak güçlü bir demokratik bilinçtir.
Çünkü devletler bazen bir günde yıkılmaz.Uzun yıllar boyunca sessizce aşındırılır.Ve çoğu zaman toplum bunun farkına vardığında artık çok geç kalınmış olur.
Haşim YANAR/Astem
