Bir toplumun manevi hayatı, insanın aklıyla, vicdanıyla ve özgür iradesiyle buluştuğu ölçüde sağlamdır.
İnanç, insanı yüceltir.
Bilgi, insanı özgürleştirir.
Ahlak, insanı sorumlu kılar.
Fakat inanç adına insanın aklı elinden alınır, sorgulama ayıp; itiraz günah; eleştiri sadakatsizlik sayılırsa, artık orada manevi rehberlikten değil, vesayetten söz etmeye başlarız.
Meselemiz din değildir.
Meselemiz, din adına oluşturulan itaat düzenidir.
Meselemiz cemaatleşmenin veya insanların bir araya gelmesinin kendisi değildir.
Meselemiz, insanın iradesini bir başka insanın iradesine teslim ettiği; sorgulanamaz bir otoritenin, devletin ve hukukun üzerinde bir sadakat alanı oluşturmaya başladığı noktadır.
Çünkü insanın Allah ile ilişkisine bir başka faninin mutlak hâkimiyet kurması, dinin özünü değil, insanın zaafını büyütür.
İslam, insanı akıl sahibi bir muhatap olarak kabul eder.
Kur’an’ın insana tekrar tekrar yönelttiği çağrı; düşünmek, akletmek, ibret almak ve doğruyu araştırmaktır.
Öyleyse din adına konuşan hiç kimse, insanın aklını ipotek altına alma hakkına sahip değildir.
Hiçbir şeyh, hoca, kanaat önderi, cemaat büyüğü veya başka bir kişi; “Ben söyledim, öyleyse doğrudur.” makamına yükseltilemez.
Çünkü insanın yanılmazlığı yoktur.
Yanılmazlık yalnızca hakikate aittir.
İşte burada çok önemli bir ayrım yapmak zorundayız:
İman başka şeydir, insanlara kayıtsız şartsız bağlanmak başka şey.
Maneviyat başka şeydir, örgütsel vesayet başka şey.
İrşat başka şeydir, iradeyi teslim almak başka şey.
Bu ayrımı yapmadığımız takdirde, din ile din adına kurulan güç ilişkilerini birbirine karıştırırız.
Asıl tehlike de burada başlıyor.
Bir yapı zaman içerisinde kendi kapalı dünyasını kuruyor; kendi hiyerarşisini oluşturuyor; kendi ekonomik kaynaklarını yönetiyor; kendi insan yetiştirme sistemini kuruyor ve nihayet mensuplarından devlete, hukuka ve topluma karşı ortak aidiyetten daha güçlü bir sadakat bekliyorsa, artık mesele yalnızca bireysel inanç meselesi olmaktan çıkmaktadır.
Devletin burada bakması gereken şey, insanların neye inandığı değildir.
Devletin bakması gereken; o inancın kamu düzeni, çocukların güvenliği, eğitim hakkı, mali şeffaflık, hukukun üstünlüğü ve anayasal vatandaşlıkla çatışıp çatışmadığıdır.
İnanç özgürlüğü kutsaldır.
Fakat hiçbir özgürlük, hukukun dışına çıkma imtiyazı değildir.
Bugün asıl sormamız gereken soru şudur:
Devlet, kendi görev alanındaki boşlukları neden başkalarının doldurmasına izin veriyor?
Çocuğun eğitiminden devlet sorumludur.
Öğrencinin barınmasından devlet sorumludur.
Çocukların güvenliğinden devlet sorumludur.
Eğitim kurumlarının denetiminden devlet sorumludur.
Kamu görevlisinin liyakatinden devlet sorumludur.
Kamu kaynaklarının nereye gittiğinin denetiminden devlet sorumludur.
O hâlde bir yerde çocuklarımızın güvenliği tehlikeye giriyor, eğitim hakkı istismar ediliyor, mali yapılar şeffaflıktan uzaklaşıyor veya kamu görevlileri kişisel, grupsal ya da örgütsel sadakat ilişkileriyle belirleniyorsa, sorulması gereken soru yalnızca:
“Bunu kim yaptı?”
olmamalıdır.
Bir de:
“Devlet neden zamanında görmedi, neden denetlemedi, neden müdahale etmedi?”
diye sormalıyız.
Çünkü kamu görevi yalnızca olay olduktan sonra soruşturma açmak değildir.
Asıl devlet görevi, olay meydana gelmeden önce hukukun ve denetimin gereğini yapmaktır.
Burada özellikle eğitimci kimliğimle bir noktaya dikkat çekmek istiyorum:
Çocuklarımızın zihni, herhangi bir yapının insan kaynağı değildir.
Çocuk;
bir cemaatin,
bir tarikatın,
bir siyasi grubun,
bir ekonomik çevrenin
veya herhangi bir ideolojik yapının geleceğini büyütmek için teslim alınacak bir emanet değildir.
Çocuk, ailenin evladı; toplumun geleceği; Cumhuriyet’in vatandaşı ve devletin korumakla yükümlü olduğu bireydir.
Bu nedenle eğitim alanında devletin hiçbir boşluk bırakmaması gerekir.
Devlet eğitimde boşluk bırakırsa, boşluğu başkaları doldurur.
Devlet barınmada boşluk bırakırsa, başkaları doldurur.
Devlet rehberlikte boşluk bırakırsa, başkaları doldurur.
Devlet denetimde boşluk bırakırsa, başkaları güç kazanır.
Sonra da yıllar geçtikten sonra:
“Nasıl oldu?”
diye şaşırırız.
Oysa cevap açıktır:
Devletin bıraktığı boşluğu, örgütlü yapılar doldurmuştur.
Bir başka mesele de dinî bilginin ve toplumsal rehberliğin niteliğidir.
Hurafe, bilgisizlikten beslenir.
İstismar, sorgulamayan zihinden beslenir.
Korku, kapalı yapılarda büyür.
Şeffaflık ise hakikatin düşmanı değil, dostudur.
Bu sebeple dinî alanı boş bırakmak da doğru değildir.
İnsanların sahih din bilgisine ulaşabileceği, sorularını özgürce sorabileceği, hurafeleri bilgiyle ayırt edebileceği güçlü bir eğitim ve rehberlik sistemi kurulmalıdır.
Resmî ve akademik dinî kurumlar, toplumun önüne yalnızca dinî hükümleri aktaran kurumlar olarak değil; hurafe ile hakikati, istismar ile samimiyeti, din ile din adına üretilen çıkar ilişkilerini birbirinden ayıran bilgi merkezleri olarak çıkmalıdır.
Sessizlik, bazen tarafsızlık değildir.
Bazen sessizlik, yanlışın alanını genişletir.
Buradan bütün sorumlulara açık bir çağrıda bulunuyorum:
Devlet aklını yeniden kurun.
Kamu yönetiminde liyakati esas alın.
Hiçbir grubun kamu kurumlarını kendi insan kaynağı deposu hâline getirmesine izin vermeyin.
Kamuya girişte ve yükselmede kişinin hangi gruba yakın olduğuna değil, ne bildiğine, ne yapabildiğine ve hukuka bağlılığına bakın.
Eğitim ve barınma alanındaki bütün yapıların çocukların üstün yararı, güvenliği ve eğitim hakkı bakımından etkili biçimde denetlenmesini sağlayın.
Mali kaynakları ve kamu ile ilişkileri bulunan kuruluşlarda mevzuata uygun şeffaflık ve denetim mekanizmalarını işletin.
Dinî alanda bilgi boşluğu bırakmayın.
Ve en önemlisi:
Devletin ulaşamadığı yere cemaat, tarikat, vakıf veya başka bir yapı devletin yerine geçmesin.
Sivil toplum başka şeydir.
Devletin yerine geçmek başka şey.
İnanç özgürlüğü başka şeydir.
Kamu otoritesi oluşturmak başka şey.
Şunu artık anlamamız gerekiyor:
Devlet, milletin üzerinde bir güç değildir; millet adına hukukla bağlı bir emanettir.
Bu emanetin gereği de vatandaşın aklını ve vicdanını korumaktır.
Devletin görevi insanların inancını denetlemek değildir.
Devletin görevi, inanç üzerinden insanların hukukunu, özgürlüğünü ve güvenliğini ihlal eden her türlü istismarı önlemektir.
Çünkü hukuk devleti bunu gerektirir.
Çünkü anayasal vatandaşlık bunu gerektirir.
Çünkü insan onuru bunu gerektirir.
Ve nihayet, dinin özü olan ahlak da bunu gerektirir.
Bugün önümüzde iki yol vardır:
Ya çocuklarımızı özgür düşünen, soru soran, araştıran, hakkı ve hakikati arayan bireyler olarak yetiştireceğiz;
ya da onların zihnini hazır cevaplarla, sorgulanamaz otoritelerle ve kör sadakatlerle başkalarının kullanımına bırakacağız.
Birinci yolun adı eğitimdir.
İkinci yolun adı vesayettir.
Bizim tercihimiz bellidir:
Aklı özgür, vicdanı hür, bilgisi güçlü, ahlakı sağlam ve hukuka bağlı nesiller.
Çünkü aklını kullanan insan, inancını da bilinçle yaşar.
Sorgulayabilen insan, istismara daha az açık olur.
Bilgi sahibi insan, hurafeye daha dirençlidir.
Hukuka bağlı insan, kişilere değil ilkelere sadakat gösterir.
Ve devlet de ancak böyle vatandaşlarla güçlü olur.
Unutmayalım:
Aklın köleleştirildiği yerde din büyümez.
Orada büyüyen şey, din görüntüsü altında vesayettir.
Bizim mücadelemiz insanlarla değil;
cehaletle, istismarla, liyakatsizlikle, hukuksuzlukla ve her türlü vesayet anlayışıyladır.
Çocuklarımızın geleceğini korumak istiyorsak, onları hiçbir şahsın veya yapının gölgesine değil;
bilginin, ahlakın, hukukun ve özgür aklın aydınlığına teslim etmeliyiz.
Devletin görevi de tam burada başlamaktadır.
[Recep YAVUZ 20 Ağustos 2026 – Boğazkent/Serik]
